Bir kent sadece binalardan mı oluşmaktadır? Yoksa hafızalarımızda yer edinen ve sokaklardaki yaşam olarak bahsettiğimiz mahalle kültürü mü asıl, kenti “kent” yapar? Mimarinin dokunuşları kent ruhunu nasıl etkilemektedir?
Mimarlığın hayatıma girmesi, beni kent mimarisi hakkında sorgusal ve düşünsel bir yolculuğa çıkarmaya başlamıştı. Okuduğum kitaplarda, araştırmalarda hatta derslerde de birçok ünlü düşünürün kentler hakkındaki sorularıyla karşılaşmıştım. Bu sorulardan bazıları şunlardı: “Kentlerin büyüklüğü ve yoğunluğu mimariyi nasıl etkiliyor?”1, “Bir kentin canlı ve sürdürülebilir olması için hangi unsurlar gereklidir?”, “Mahalle nasıl bir şeydir ve büyük şehirlerdeki mahallelerin ne gibi işlevleri vardır?”, “Şehir merkezlerinin yer değiştirme sebebi nedir?”2, “Kentlerin algılanabilirliği ve okunabilirliği nasıl artırılabilir?”3 Karşılaştığım bu sorularla kente ve insan yaşamına dair bakış açım ve düşüncelerim değişmeye başlamıştı. Yeniden şekillenen mimari perspektifim, bulunduğum ve keşfettiğim yerlerin yapılarını fark etmemi hatta sorgulamamı sağlamıştı. Değişimin kaçınılmaz olduğu bu evrende tıpkı zihnin değişmesi gibi kentler de bir değişimin ve dönüşümün içindedir. Bu durum kentlerin dönüşümü hakkında birçok düşüncenin oluşmasına ve yazıların yazılmasına sebebiyet vermektedir. Yazılan yazılar kentlerin nasıl dönüştüğünü, bu dönüşümün insan hayatını nasıl etkilediğini anlamamıza yardımcı olmakta ve sadece fiziksel mekânların dönüşümünü değil, toplumsal değişimin de nasıl olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yazı, kentin ve mimarinin geçmişten günümüze nasıl değiştiğini, özellikle de kapitalizmin ve kentsel dönüşümün etkileriyle nasıl şekillendiğini anlatırken okura yaşadığı çevreye farklı bir pencereden baktırmayı da amaçlamaktadır.
Mimarlık ve kent, tarih boyunca birbiriyle etkileşim hâlinde olmuştur. Kentler insan yaşamının fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak şekillenmesini sağlarken, mimarlık da bu yerleşim yerlerini inşa ederek kentin oluşmasına katkı sağlamıştır. Kent sadece fiziksel bir yapı değil, kültürel ve fiziksel çevrenin etkileşimiyle kendini gösteren ve insan yaşamıyla tasarlanan dinamik bir yapıdır ve tarih boyunca karmaşık bir yapılaşmayla şekillenmiştir. Tarihte tarım devrimi olarak da bilinen taş devrinde, ilk yerleşmenin oluşmasıyla mimarinin de temelleri atılmıştır. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için iklim koşullarının uygun olduğu verimli topraklara yerleşmiştir. “Kırsal” olarak adlandırılan bu yerleşim yerleri zamanla büyüyerek, sınırları belirsiz bir yaşam alanı olan ve “kent” olarak tanımlanan yerleşim yerlerine dönüşmüştür. Tarım devriminde ihtiyaçların karşılığını veren bu kentler, 18 yüzyıl sonlarına doğru gerçekleşen Fransız Devrimi ve I. Sanayi Devrimi ile yeni oluşan ihtiyaçların karşılığını vermek için var olan mimarisinin ötesine geçerek farklı bir boyut kazanmıştır. Her iki devrim de kentleşmeye önemli katkı sağlarken, kentlerin dönüşmesinde en büyük kırılma noktası 20. yüzyılda II. Sanayi Devrimi ile gerçekleşmiştir. Yeni teknolojilerin devreye girmesiyle, teknoloji devrimi olarak da adlandırılan bu çağla tarımsal üretimde modernleşme sağlanmış, traktör gibi makinelerle verimlilik artarken kırsal kesimde büyük bir işgücü fazlalığı ortaya çıkmıştır. Bu durum, kırsal kesimdeki işsizlik sorununu artırarak insanların kentlere göç etmesine ve kentlerde hızlı ve plansız yapılaşma sonucu kentlerin gecekondulaşma sorunlarıyla karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Kent merkezlerinde oluşan bu karmaşık süreç sadece fiziksel yapıların değil, sosyal çevrenin ve ekonomik dengelerin de değişmesine neden olmuştur. Özellikle kapitalizm ve modernleşmeyle kentlerde köklü değişikliğe gidilerek dünya genelinde yeni yapılaşmaların başlamasına neden olmuştur. Bu değişim ve yeni yapılaşmayla kent merkezleri eski işlevlerini kaybederken, bu alanlarda yoksulluğun ve sosyal ayrışmanın arttığı gözlemlenmiştir. Kentlerde eşitsizlik ve adaletsizlik olarak kendini gösteren Sanayi Devriminin yarattığı bu ayrışma günümüzde de ekonomik ve sosyal ayrışmanın temelini oluşturmuş ve kentlerin yapılaşması üzerinde belirgin bir etki göstermiştir. David Harvey ve Manuel Castells modernizmle birlikte mekânının tümüyle kapitalizm tarafından şekillendirildiğini, kapitalizmin sadece kentlerin karakterini değil, kent sakinlerinin çeşitli etkileşimlerini de biçimlendirdiğini ileri sürer.4 Kapitalizmin ekonomik ve sosyal alanlarda büyüme hedefi, kentleri keskin bir dönüşüme sürüklemiştir. Bu dönüşümde kırılma noktası yaratan Sanayi Devrimiyle kentleşme artık modern kentleşme olarak tanımlanırken, devrim öncesi kentleşme geleneksel kent adı altında anılmaya başlanmıştır. Modern kentleşmenin etkisiyle geleneksel olarak adlandırılan az katlı konutların yerlerini apartman ve rezidanslar almaya başlamıştır. Özellikle kentsel dönüşüm projeleriyle, gecekondu bölgeleri yıkılıp yerlerine modern yapılar yapılarak kent dokusu değiştirilmiştir. Erzen’e göre, bu gelişmeler az gelirli sınıfın kent dışına çıkması ve kentteki her türlü çeşitliliğinin yok olmasıyla sonuçlanmıştır.5 Kabaca insanların yaşam alanlarından uzaklaştırma olarak tanımlanan kentsel soylulaştırmayla orta sınıf, kentin dışına taşınmış ve gecekondu mahallelerinin sitelere ve kulelere dönüşmesiyle semt ve bölge ayrımı oluşturularak sınıf ayrımı keskinleştirilmiştir.
fotoğraf: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzesi
Düşük katlı yapılar, dar sokaklar ve onların kesiştiği meydanlardan oluşan geleneksel kentlerde mahalle kültürü ön planda olup yaşam sokaklarda şekillenmektedir. İnsanların birbiriyle etkileşim hâlinde olduğu mahalleyi oluşturan her bir unsur, kent dokusunun ayrılmaz birer parçası konumundadır. Yüksek binalardan ve mahalle kültüründen uzaklaşarak bireyselleşmiş yaşam biçiminden oluşan modern kentler ise geleneksel kentlerinkinin aksi bir yapıdadır. Çoğunlukla yaya ve bisikletle ulaşımın sağlandığı insan ölçeğinde tasarlanan geleneksel kentlerdeki sokaklar modern kentlerde yerini daha çok araçlara göre tasarlanan ve insan ilişkilerini zayıflatan caddelere bırakmıştır.
Bayraklı’dan eski bir sokak görseli, fotoğraf: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Arşivi ve Müzesi
Modernleşmeyle geleneksel kentlerin dokusu ve yaşam biçimi birçok açıdan değişmiştir. Modern kentlerde planlanan kentsel dönüşüm projeleriyle yapılan alışveriş merkezleri, plazalar ve büyük iş merkezleri sosyal hayatın odak noktaları hâline gelmiştir. Bu yapılaşmalar yaşamın daha çok kapalı mekânlarda geçmesine ve insanlar arasındaki etkileşimi kısıtlayarak sosyal bağların zayıflamasına neden olmuştur. İnsanlar arasında ayrışmaya yol açan bu durum, topluluk ruhundan yoksun ve bireysel hayatın ön planda olduğu modern kentlerin ruhsuz kentler olarak anılmasına neden olmuştur. Bu değişimden etkilenmeyen bir kent neredeyse yok denebilir. Bu kentlere ülkemizden en iyi örnek olarak İstanbul’u gösterebiliriz. Tarih boyunca farklı medeniyetlere kucak açan ve her bir medeniyetin kendine has dokunuşlarıyla oluşan bu kent, kültürel ve mimari olarak zengin bir yapıdadır. Tarihi ve modern yapısıyla dünyanın önemli kentlerinden biri olmuştur. Tarihi yapılarıyla geleneksel dokusunu ayakta tutmaya çalışan bu kent, sanayileşmeyle hızlı bir dönüşümün içine sürüklenmiş ve bu dönüşüme hazırlıksız yakalanarak modern kentleşmenin zedeleyeceği yönüyle karşı karşıya kalmıştır. Yoğun göç alan kentin yetersiz konutlaşması kaçak yapılaşmaya ve gecekondu mahallelerin oluşmasına neden olmuştur. Zamanla büyüyen şehrin merkezi konumda kalan bu mahalleler, Sulukule kentsel dönüşüm uygulama projesiyle başlayan ve günümüze kadar devam eden kentsel dönüşüm adı altında yeni bir modernleşme süreci içine girmiştir. Bu dönüşüm şehrin sınırlarının sürekli genişlemesine ve artık “ucu olmayan şehir” olarak anılmasına yol açmıştır. Benzer şekilde, 2019 yılından beri yaşamakta olduğum İzmir’in de dönüşmekte ve değişmekte olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yeni bir kent merkezi olma iddiasında olan Bayraklı bölgesi bu dönüşümün en belirgin yansımalarını taşımaktadır. Geleneksel kentleşmenin izlerini taşıyan eski kent merkezi Konak, dar sokaklarıyla ve binaların zemin katlarında sokakla doğrudan bağlantılı olmalarıyla toplumsal ilişkinin yoğun olduğu bir yerken, modern kent merkezi Bayraklı geniş caddeler, yüksek binalar ve alışveriş merkezleriyle bireyselliğin ön plana çıktığı bir alandır. Geleneksel kent dokusuna sahip Konak’ta hâlen var olan mahalle kültürüyle canlı bir yaşam hâkimken modern kent dokusundaki Bayraklı’da iletişimin ve hareketin kısıtlı olduğu, çoğunlukla ruhsuz, kapalı mekânlar görülür.
Aidiyet hissi geleneksel kentlerde çok fazla yer edinirken modern kentlerde bu hissin giderek azaldığı düşüncesi Gaziantep’ten İzmir’e gelmemle başlamıştı. Dar sokaklar ve birbirine yakın konumlanmış evlerle geleneksel kent yapısının hâkim olduğu Gaziantep’ten sonra modernleşmenin hâkim olduğu İzmir’e uzun bir süre ait hissedememiştim kendimi. İzmir’e geldiğim gün otogardan yurduma gitmem araçla yaklaşık bir buçuk saat sürmüştü. Gün içinde şehrin başka bir bölgesine aktarma yaparak gitmem de yoğun trafikten dolayı iki saat sürmüştü; bu durum on altı saat şehirler arası otobüs yolculuğundan sonra beni fazlasıyla yormuştu. Hatta “Memleket değiştirir gibi ilçe değiştiriyorum” diye düşünmüştüm. Modern, mega kentin ve metropolleşmenin getirdiği ulaşım zorlukları, büyük şehir karmaşıklığını gözler önüne seriyordu. Stavrides’e göre, tesadüfi karşılaşmaların yoksunluğu ve çağdaş kent hayatının karmaşıklığı, kent sakinini yaratıcı bir gezinme zekâsı geliştirmeye zorlamaktadır.6 Modern kentlerde yürüme eyleminin kısıtlılığı ve sosyalleşme zamanlarının çoğunun alışveriş merkezi ve kafelerde geçiyor olması aidiyet duygusundan yoksun bir şekilde kentle bağ kurmaya engel olarak ruhsuz ve hareketsiz bir yaşamı beraberinde getirmekteydi. Oysa hareket, yürümek başlangıçtır, çıkış noktasıdır. İnsan yürümek için yaratılmıştır ve hayatın büyük küçük birçok olayı, diğer insanlar arasında yürüdüğümüzde gelişir. Hayatın tüm çeşitliliği, yürürken önümüzde açılır.7 Yürüme eylemiyle, insanlarla ve doğayla doğrudan ilişki kurulabilir. Kentin sokaklarında hareket etmek, anılara ve zamanla kent mekânlarının öznel yerlere dönüşmesini sağlar, böylelikle kente ait hissedilir. Yi-Fu Tuan’ın da dediği gibi herhangi bir mekân, zamanla bizim onu anlamlandırmamızla aidiyet hissettiren “yer” kavramına dönüşerek hafızalarımızda kalır.8 Kentte yürümek, zemin katların sunduğu karşılaşmaları deneyimlemek, detayların ve duyuların zenginliğini tatmak için bolca zaman yaratır. Yürüyüşler daha ilginç ve anlamlı hâle gelir, zaman hızla geçer ve mesafeler daha kısa görünür.9 Yürünebilir bir kent, sürdürebilir ve kendiliğinden oluşan sosyal etkileşimi teşvik ederek “canlı” kent anlayışını destekler.
Belirli bir zaman sonra keşfettiğim İzmir’in geleneksel kent merkezi Konak, dar sokakları ve pek çok sokağın araca kapalı olması sebebiyle güvenli yürüme deneyimi yaşatan ve zamanın nasıl geçtiğinin farkına varılmadığı, yürünebilir bir yer olarak karşıma çıktı. Burada modern kent merkezinden farklı olarak “canlı” bir yaşam alanının devam ediyor oluşuyla ve mekânların sokaklara taşan masalarıyla her yaş grubunun vakit geçirebileceği, sosyalleşebileceği bir alan yaratılmıştır, ayrıca insanların ekonomik açıdan her ihtiyacını karşılayabileceği esnaflar bulunmaktadır. Konak, sokaklarında dolaşırken farklı mekânlarda zaman geçirdikçe aidiyet duygusu oluşturarak benim için “yer” olmuştu. Geleneksel kent yapısındaki bu yer, topluluk duygusunu besleyerek canlılığı ve çeşitliliği sürdürülebilir olan kentsel yaşam alanları sağlamıştır. Bölgedeki çeşitliliğin çok olması “İnsanlar, insanların olduğu yere gelir” algısı oluşturarak geleneksel kentteki topluluk ruhunun günümüzde de korumuş ve yaşayan yer özelliğini sürdürmektedir. Böylelikle Konak bölgesindeki bu farklı nüfus çeşitliliği, Jane Jacobs’un “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı kitabında kentler için önemli değerlerden biri olarak söz ettiği ‘çeşitliliğin’ varlığı ile önemli bir özellik sunmaktadır”.10 Bu çeşitlilik modern kentlerde giderek azalmaktadır.
Kentlerin dönüşümü, insanlar arasındaki iletişimi, çevreleriyle kurduğu ilişkileri ve sosyal bağları önemli ölçüde değiştirmiştir. Beck’e göre, modern kentler her şeyden önce farklılık, eşitsizlik ve rekabetçi piyasanın altüst ettiği bir sosyal ilişkiler dünyasına sahiptir.11 Modern dönemde kapitalizm sonucu mahalle kültüründen yoksun binalar insan ilişkisini zedelemiş ve bu binaların oluşturduğu şehir alanları giderek büyürken, onları kullanması beklenen insanlar küçük kalmaya mahkûm edilmiştir. Özellikle rezidanslarda ofislerin tek bir binada toplanması etkileşim alanlarını azaltmış ve binalara sadece kendi çalışanlarının erişim sağlaması, kişinin çevre ve insanlarla ilişkilerinin azalmasına neden olarak soğuk ve ruhsuz alanlar doğurmuştur. Oysa mahalle tipi yerleşimde bedenimizi kullanıp yürüyerek yolcuklar yaparız, bu yolculuklarda sokakta karşılaştığımız diğer insanlarla iletişim kurarız. Bu mahalle tipi yerleşimde insanlar birbirini tanımakta ve komşuculuk hissinin fazla olmasıyla mahalle kültürü öne çıkmaktadır.
2019 yılından günümüze kadar olan zamanda artan kuleler ve sitelerle geleneksel kent dokusundaki alanları giderek kaybeden Bayraklı bölgesinde insanlar arasındaki iletişimin ve sosyal bağların zayıfladığını da gözlemlemekteydim. Bölgeye bir ihtiyacımı karşılamak için gittiğim bir gün, yol tarifi almak için insanlara soru sorduğumda “Biz burada yaşamıyoruz” cevaplarıyla çok karşılaşmıştım. “İş için geliyorum, işim bitince gidiyorum” sözleriyle aidiyet duygusundan yoksun bir şekilde “yerle” bağ kurulmaması modernleşmenin doğurduğu olumsuz bir sonucu göstermekteydi. Bayraklı’daki büyük iş merkezleri dışında esnafların yok denecek kadar az olması ise bölgede kalma süresini kısaltmıştı. Metrodan sonra dükkâna ulaşmak için kat ettiğim mesafenin uzun olması, sokakların insanlara değil de araçlara göre tasarlandığını gözler önüne seren bir kanıt niteliğindeydi. İnsan yaşamından çok binaların ön planda olması sosyal yaşamı ve kent dokusunu olumsuz etkilemiş, mekânların binalar arasında kalması ve sosyal yaşamın zayıflamasıyla sokaklar canlılığını yitirmişti. Apartman ve sitelerin duvarları binaların sokakla ilişkisini engelleyip iç ve dış mekân arasında görsel kopukluk oluşturarak, insanlar arasındaki iletişimin zayıflamasına neden olmakta, özellikle çocukların sosyal gelişimi üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktaydı. Yani modern kentlerde sokakların araçlara göre tasarlanması, çocukların sokaklar yerine genellikle site içerisindeki belirli bölgelerde kısıtlı bir alanda oyun oynamasına neden olmuştur. Sitelere girişlerin kısıtlılığı çocukların birbiriyle iletişim kurmasını zorlayıp sokakların canlılığını yok etmektedir. Bayraklı’da gözlemlediğim bu dönüşüm, sokaklardaki yaşamın ve mahalle kültürünün yok edilmesine ve canlı şehir özelliğinin büyük ölçüde kaybedilmesine neden olduğunu gözler önüne sermekteydi.
Modernite, yapılarda ve insanların yaşamları üzerinde geriye dönülemeyecek kayıplara ve değişimlere neden olarak ağır bir getiriyle sonuçlanmıştır. Bir zamanlar topluluk ruhuyla şekillenen sokaklar, artık binalar tarafından şekillenen bir tasarıma dönüşmüştür. Kentsel soylulaşmayla değişen yapı anlayışları, kentleri metropole dönüştürerek bireyselliğin ön planda olduğu topluluk duygusundan yoksun ruhsuz kentleri doğurmuştur. Bu değişimler insanların çevreyle bağının zayıflamasına, “Evin orası, bizim mahalle ve benim sokağım” gibi aidiyet duygusundan yoksun kalmasına yol açarak kent yaşamını ruhsuz yapıya dönüştürmüştür. Oysa kentler sadece binalardan oluşmaz; fiziksel mekânların ötesinde, hayallerimiz, arzularımız ve anılarımızdan da oluşur. Kenti kent yapan şeylerden biri de kente dair yaşanmışlıklardır. Çocukluğumuzun geçtiği sokaklar, mahallede oynanan oyunlar ve mahalle esnafı dahil her detay kenti kent yapar. Geleneksel dokunun korunmaması sadece fiziksel bir kayba değil, o bölgede yaşamaya devam eden insanların yaşam biçimlerinin kaybolmasına da neden olmaktadır. Kentsel dönüşüm projeleri kapitalizme göre değil de insan yaşamına göre tasarlanırsa, kentsel mekânlar daha değerli yerler hâline gelerek bireylerde aidiyet hissi oluşturabilir ve zamanla kent belleğinin oluşmasını sağlayabilir.
Kent üzerinde düşündükçe, kentin sadece fiziksel mekânlardan ibaret olmadığını, hafızalarımızda yer edinen deneyimler ve toplumsal etkileşimlerle de şekillendiğini fark etmiştim. Bu farkındalık, kentleri yalnızca yaşadığımız alanlar değil, kültürel ve sosyal anlamlara sahip dinamik yapılar olarak da değerlendirmemi sağladı.
Modernleşmeyle değişen mimari bakış açısı bundan sonra kentleri nereye sürükleyecek, bu bilinmezlik içinde kentlerin kayboluşunu sadece seyredecek miyiz?
Peki artık kent ve kentsel dönüşüm adı altında gelişen modernleşme sizin için ne anlam ifade ediyor?
1. Koolhaas, R., Delirious New York: A retroactive manifesto for Manhattan (The Monacelli Press, 1978).
2. Jacobs, J., Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı (İstanbul: Metis, 2011).
3. Lynch, K., The Image of the City (Londra: The M.I.T. Press, 1960).
4. Harvey, D., Postmodernliğin Durumu, çev. S. Savran (İstanbul: Metis, 1997). Castells, M., Ağ Toplumunun Yükselişi (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013).
5. Erzen, J. N., Kent - Yaşam (İdealkent Yayınları, 2021).
6. Stavrides, S., Kentsel Heterotopya: Özgürleşme mekânı olarak eşikler kentine doğru, çev. A. Karatay (Sel Yayıncılık, 2021).
7. Gehl, J., Cities for People (Island Press, 2010).
8. Yi-Fu Tuan, Space and Place: The Perspective of Experience.
9. Gehl, J., Cities for People (Island Press, 2010).
10. Jacobs, J., Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı (İstanbul: Metis ,2011).
11. Beck, U., Siyasallığın İcadı, çev. Nihat Ülner (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013).
Dilan Karaoğlan, İstanbul, İzmir, kent, kentsel dönüşüm, mimari, mimarlık