fikrin yolu?
– Öyle. Gel gör ki bir kıymeti yok bunun artık. Kalmadı.
— Epeydir konuşamadık. Sen de hiç aramadın… Nerelerdeydin, n’apıyorsun?
— Hiiiç. Aynı. Devam.
— Editörlüğe?
— Evet.
— Gene didinmece!
— (…)
— Yahu tamam, kızma hemen. Geçen sefer anlattıklarını gayet iyi hatırlıyorum, ondan öyle dedim. “Çevirilerin çoğu Türkçe değil” demiştin. Sen de onları “insan Türkçesine” dönüştürmek için bir tarafını yırtıyordun…
— (…)
— Kızarsan da kız, n’apayım. Bana küsmenden korkup susacak değilim, tamam mı! Zaman geçip gidiyor kızım. Kaç yaşına geldin. Çok üzülüyorum senin için. N’olur gel başka iş bakalım sana. Bu paralara hem de böyle bir iş! Hâlâ! Hayır! Yok! Olmaz! “Haklısın” de bana çabuk. Hemen!
— Tabii ki haklısın… ama belki de çokbilmişlik yapıyoruzdur biz…
— Ne yani? Nasıl?
— Geçmişte, büyük yazar çizerlerin hiçbir karşılık beklemeden, sırf edebiyat aşkına deli deli işlere giriştiğini düşününce…
— Kim? Bitti o kızım… kültür hizmetkârları onlar… Seferberlik gibi bir hâldi… kapandı o devir.
— Evet, öyleydi… Bitmedi canım, hiç biter mi. Bitmiş de olsa mutlaka başlar gene bir gün.
— Bitti bitti. Çoğu, aileden zengindi zaten, öyle değil mi? Demek istediğim, yazmak için başka bir iş yapmaya ihtiyacı yoktu çoğunun.
— Fark etmez. Neyi var neyi yok her şeyini okumaya yazmaya harcadı o insanlar. Buraya bir tanecik kitap getirtebilmek için yedi yüz elli tane mektup yazıyorlardı başka ülkelerde yaşayan arkadaşlarına. Üç günlüğüne bile olsa, bildikleri dilin o gününü koklamak üzere yurtdışına çıkmaya çalışıyorlardı.
— Her şey çok değişti. Şartlar bambaşka artık. Hüseyin Rahmi’yi düşün bir. Onun Heybeliada’daki köşkünü, yazdığı romandan kazandığı parayla yaptırdığını biliyor muydun?
— Biliyorum tabii. Şıpsevdi’den.
— Hadi yaz o zaman sen de. Yazsana! Yazdığınla kendine bir köşk yaptır da göreyim hadi!
— Hah hah! Orası öyle. Öyle bir şey hayal artık. Anca bir “Mahrumiyet Müzesi” açabilirim ben! Bahsettiğin adam, Hüseyin Rahmi, hiç durmadan yazmış. Gece gündüz. Reşat Nuri falan da öyle. Şimdiki yazarlarsa günde beş saat bile çalışmıyordur... Çalışanın da ne çıkardığı ortada. Metinlerde –üç beş yazarınki hariç– ne o samimiyet var artık ne de o iç açıcı başına buyrukluk.
— Aziz Nesin de öyle mesela, değil mi?
— Evet. Günde on altı saat çalışırmış o da. “Eşek olsa başarırdı” diyordu bir kitabında.
— Kendi diline hâkim herif. Mizah yapıyor bir kere. O sayede hep dipdiri bir Türkçe…
— Onları okumayanların, kendi dilini bilmeyenlerin çevirisi de yazdıkları da zehir yutmuş gibi yapıyor okuyanı işte. Yakıyor içini. Bütün o “zehirli” satırlar işinin ehli bir editörün elinden hakkıyla geçmiş bile olsa sonuç ne? Eh!..
— Yazarlar peki? Bilmemkaç kitabı çıkmış mesela… yazdıklarına senin müdahale etmene izin veren oluyor mu? Bir keresinde şeyi anlatmıştın, kimdi o, “Yazdıklarımın tek bir harfine bile dokunamazsınız!” demiş hani sana? Meşhur.
— Evet. Ben de bırakmıştım onun editörlüğünü.
— Kimdi o?
— Münci Arak. Yazdığı bazı pasajlardan nefret fışkırıyordu. “Şurayı burayı değiştirelim” demiştim ona. “Dokunma sakın,” diye kükredi, “ben Türkçeyi en iyi kullanan bir yazarım!” dedi ve devamında da neler neler… Hakaretler hatta. Neyse ki o arızalı Türkçesiyle ettiği laflar işlemedi bana pek.
— Onun kitaplarının çoğunu okudum... Neyse canım, iyi olmuş işte, hiç olmazsa onunla uğraşmamış oldun.
— Yayın yönetmeni bırakmama ses çıkarmadı. Beni işten çıkarmadı yani! Kitaplar da öyle, olduğu gibi basıldı. Kâğıda yazık!
— Senin adın niye yazmıyor peki sağda solda? Canına okunmuştu bir romanda, hatırlıyorum. Satın alacaktım onu, baktım, sitede editör meditör yok, yazmıyor.
— Kitapkurdu’na yazmıştım bir gün. Sattıkları kitapların künyesine editör adı yazmıyor hiçbiri. Tienar falan da öyle. Hepsi öyle. “Niye?” diye sordum. Tienar çok teşekkür etti bana. Gösterdiğim ilgiden duyduğu aşırı mutlulukla aniden robot oldu galiba ve onlara ne zaman arzu edersem ulaşabileceğimi yazdı, o kadar. Kitapkurdu ise ciddi ciddi cevap verip sonunda şöyle sordu: “Hangi kitabın künyesine editör adının eklenmesini istiyorsunuz?” “Sattığınız bütün kitapların künyesine” deyince ben, bir daha cevap gelmedi. Orada hâlâ bir insan çalışıyor demek…
— Çevirmen adı yazıyor ama bak, ona da şükür! Başka da kimsenin esamisi yok sitelerde.
— He evet, ona da şükür (!) “Şaşılacak derecede korkunç”, “Böyle davranmak çalışmıyor”… “inandırıcı şekilde”, “fark edilmeyecek şekilde”, “hızlı bir şekilde”… falan diyerekten “şekilli derecede” çeviri yapanların adı her yerde yazıyor ama bizimki yok. Bu bahsedilen hâllerin şekli nasıl dersin? Söyleyeyim sana: Yamuk!
— Amaaan sen de yani! O ifade yerleşmiş artık… mümkün mertebe daha “ılımlı şekilde” yaklaş böyle şeylere! Yoksa sen çevirmenleri kıskanıyor musun?
— Hahhah! Belki. Pek çok editör arkadaşım gibi çeviriyi yarı yarıya ben yapıyorum bazen. İltifat şöyle dursun, adımızın sanımızın anılmaması fazla sinir bozucu. Buna “kıskanmak” diyorsan öyle olsun, kıskancım, evet!
— Yok yok, haklısın… Peki… yani hiç mi yok Türkçede metnin hakkını şöyle layıkıyla veren çevirmen? Editöre o kadar da iş bırakmayan biri?
— Olmaz olur mu. Var tabii.
— Kim var mesela?
— Roza Hakmen var, çok tecrübelilerden… Ari Çokona, Özden Arıkan, Mehmet Hakkı Suçin var mesela… Daha eskileri saymıyorum, onları biliyorsun. Oğuz Tarihmen… yenilerden, Berkan Başören var… Aklıma onlar geliyor şimdi. Daha var tabii, gayet iyi çevirmenler var.
— Bilmiyorum ben bu saydığın isimleri.
— Bakmazsan bilmezsin. Türkçe çevirilere bakan ciddi okur kaldı mı ki?
— Aaa… bakıyorum ben yahu! Kitapları hep çevirmenine bakıp öyle alırım ben bir kere.
— Hadi bakalım…
— Neyse, en son ne kadar oldu şimdi sayfa başı aldığın para?
— Hesap etmiyorum artık valla. İnsan eğer bir şey kazanıyorsa hesap kitap yapar. Zevkli de olur öylesi. Gel gör ki evdeki hesap, kitap işine uymuyor. Uymadı. Uymayacak da gibi…
— Aferin! Sen böyle, bu kafayla devam et!
— Ediyorum zaten. Çok seviyorum bu işi. Çok!
— Daha önce söylemiş miydim, çok enayisin sen. Çok!
— Bak şu kafede “inanılmaz derecede” ve “komik şekilde” tango çalıyor… hadi gel bir bira içelim.
— Üff!.. İyi.
çeviri, dil, editör, imla, okumak, Tuba Nur Bakaçhan, Türkçe, yayıncılık, yazmak