Kırmızı Gözler,
Kırmızı Ceket,
Kırmızı Hap
Prime Video’nun bir zamanlar sevilen dizisi The Boys geçtiğimiz hafta final yaptı. Çok izlenen tüm diziler gibi The Boys’un da final sezonu tartışmalar yarattı. Garth Ennis ve Darick Robertson imzalı çizgi roman serisinden uyarlanan dizi, başlangıçta süper kahraman hikâyelerine farklı açıdan yaklaşan sert, ironik ve eleştirel bir yapımdı. Bu evrende süper kahramanlar asil kurtarıcılar değil, dev bir şirketin pazarladığı ürünlerdi. Filmleri, oyuncakları, sosyal medya kampanyaları, kriz yönetimi ekipleri, siyasi bağlantıları ve sponsorluk anlaşmalarıyla yaşayan markalardı. Dizinin ilk sezonundaki ilgi çekiciliği de buradan geliyordu. Çizgi romanın eleştirisi süper kahraman fikrinin kendisinin faşizan olduğunun altını çiziyordu, dizi ise bu eleştiriyi kapitalizme, medya manipülasyonuna ve imaj yönetimine bağlayarak başlamıştı yayın hayatına. Süper kahraman mitini parodileştirmekle kalmayıp kapitalizmle, medyayla, kurumsal güçle iç içe geçmiş bir iktidar biçimi olarak teşhir ediyordu.
Bu “evren”in merkezinde Homelander vardı: Dışarıdan bakıldığında ideal Amerikan kahramanı. Sarışın, güler yüzlü, pelerinindeki bayrak motifiyle kaslı, gökten inen bir kurtarıcı. Uçabiliyordu, gözlerinden lazer fırlatabiliyor, nesnelerin arkasını görebiliyordu, yenilmezdi, herkes ondan korkuyordu. Öte yandan Homelander’ın kahraman değil, kahraman imajı taşıyan bir ezik olduğu gayet açıktı. Narsisistti, çocuktu, sevgiye muhtaçtı, en ufak aşağılanmayı bile kaldıramıyordu. İnsanları korumak umurunda değildi; kendisine hayran olunmasını, itaat edilmesini istiyordu sadece. Sevilmek istiyordu ama sevginin ne olduğunu bilmiyordu. Sevgiyi dikte ediyordu.
Sezonlar ilerledikçe dizinin odağı biraz kaydı. Tutarsızlıkları can sıktı. Militarizmi eleştirirken, ABD’nin “teröristler”i bizzat yarattığını savunurken bir yandan ana oyuncu kadrosunda eski IDF askeri Tomer Capone’a alan açması tat kaçırdı. Marvel ve DC gibi büyük çizgi roman markalarının yarattığı “evrenler”le dalga geçerken iki ayrı spin-off dizi yapması tuhaf kaçtı. İlk sezonunda büyük şirketler ve kapitalizme fırlattığı okları toplayıp ikinci sezondan itibaren bütün konsepti bir Donald Trump parodisine çevirmesi ise dizinin nasıl ehlileştirildiğinin kanıtı oldu. Günden güne eleştirdiği şeye dönüştü.
Homelander faşist ve zavallı bir figür olarak yazılsa da karakterin gerçek hayattaki hayran kitlesi günden güne büyüdü. Memleri dolaşıma girdi. “I’m stronger, I’m smarter, I’m better” tiradı bağlamdan bağımsız yayıldı. Dizinin yapımcılarının defalarca altını çizdiği manyak karakter değil de lazer gözleri, tehditkâr bakışı, kahkahaları, kürsüdeki öfkeli konuşmaları, göklerde süzülen imgesi yayıldı.
The Boys 5. Sezon resmi posteri
Bu meseleyi “Salak incel’ler/red pill’ciler/faşistler diziyi yanlış anladı” demekle kestirip atamayız. Homelander’ın da katmanları vardı çünkü. Metinde ezikse de imgesi görkemliydi. Cool’du. Kamera onu gökten inen bir tanrı gibi gösteriyordu. Karakter final sezonunda kendini tanrı ilan edip insanlara bunu dayattığında ekran karşısında ona inanan, “Ben de olsam bunu yapardım” diyen, faşistin tanrı kompleksine meşruiyet yaratan milyonlarca insan vardı. Parodinin propagandaya nasıl dönüşebildiğinin canlı yayınıydı Homelander.
“Ezik” yazılmış kötü adamların karizmasının sahiplenmesi Homelander’la başlamadı tabii. 90’ların sonu ve 2000’lerin başında popüler kültür, bugün hâlâ erkekliğin ideal imgeleri olarak dolaşımdaki üç büyük figür yarattı: Tyler Durden, Patrick Bateman ve Neo. Bu üç yapımın ortak bir zemini vardı: yalnızlık, anlamsızlık, sahte bir hayatta sıkışıp kalma hissi ve kaçış arzusu.
Fight Club’ın anlatıcısı güzel bir evde yaşar, düzenli bir işi vardır, tüketim toplumunun vaat ettiği konforu sonuna kadar tadar. Ama uyuyamaz. Yalnızdır. Tyler Durden bu boşluktan çıkar. Daha kirli, daha karizmatik, daha bedensel, daha “özgür” bir ihtimaldir. Anlatıcı, benliği parçalanırken dünyayı da parçalamak ister. Bir erkeklik tarikatı kurar; burada ilişkisellik yoktur, arkadaşlık yoktur, Kaos Projesi’nde kimsenin ismi yoktur. Sadece nihai amaç vardır: Yıkım. Diğer taraftan, American Psycho’da Patrick Bateman zengindir, başarılıdır, nişanlısı falan vardır ama kimseyle gerçek bir bağı yoktur. İnsanlarla konuşmaz, rekabet eder. Kartvizitlere, restoranlara, cilt bakımına, markalara tutunur; hiçbiri işe yaramaz. Cinayet dürtüsü bu boşluktan çıkar. Geceleri evsizleri ve hayat kadınlarını öldürmekte arar çıkışı. The Matrix’teki Neo ise doğrudan sahte bir hayat sürer. İşi ve hayatı fena olmasa da bir şeylerin yanlış olduğunu bilir. Kaçması gerekir.
Bu üç eseri ilginç kılan özelliklerinden biri, bu erkeklik krizi imgelerinin doğrudan hegemonik erkekliğin içinden değil, ona dışarıdan ya da kenardan bakan yaratıcıların elinden çıkmasıdır. American Psycho’nun yazarı Bret Easton Ellis eşcinsel, yönetmeni Mary Harron kadındır. Fight Club’ın yazarı Chuck Palahniuk eşcinseldir, The Matrix’in yazar/yönetmenleri Wachowski kardeşler trans kadınlardır. Erkeklik krizini teşhir eden imgeler erkeklik krizinin kendisi tarafından sahiplenilmeye başlanır.
David Fincher,
Fight Club, 1999,
filmden ekran görüntüsü
Homelander örneğinden farklı olarak, bu imgelerin sahiplenilmesi o dönem bugünkü kadar ideolojik değildi. 2000’lerin başında Tyler Durden, Neo ya da Patrick Bateman çoğu insan için birer cool imgeydi. Genç erkekler spor salonlarına gidip Tyler Durden vücudu yapmak isterdi. Okan Bayülgen Komiser Şekspir’de deri Neo pardesüsü giyerdi. İlk dalgadan alınan çoğu zaman karakterlerin ne anlattığı değil, nasıl göründüğüydü.
Ama cool da ideolojiktir. Seyirci bir eserden eserin söylemek istediği şeyi almak yerine çoğu zaman en güçlü arzu nesnesini seçer. Daha da geriye gidebiliriz. Alımlamadaki sapmaları internetle başlatamayız. Scarface’i düşünelim. Her ne kadar oradaki erkek imgesi bu metinde saydığımız üç örnekteki kadar eleştirel olmasa da sahiplenme düzeyinde hiç aşağı kalmaz. Tony Montana iğrenç, kaba, sevgisiz bir adamdır. Film onun iktidar fantezisinin çürümesini gösterir. Elvira’yla dans ettiği sahnede erkek karizması aslında işe yaramaz, kadın ondan hoşlanmadığını açıkça söyler ama hemen sonraki sahnede arkadaşına kadının kendisinden hoşlandığını söyler Tony. “The eyes, chico, they never lie” repliği hâlâ bir zafer cümlesi, baştan çıkarıcının bilgeliği gibi dolaşır. Tony nihayetinde kadını “elde eder.” Kocasını öldürüp onunla evlenir. İşgal yani. Sahne Tony’nin karizmasının yetersizliğini gösterirken bir güç gösterisi olarak alımlanır. Benzer bir sapma savaş karşıtı metinlerde de görülebilir. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok savaşın romantik imgesini yıkmak için yazılmıştır; cephedeki korkuyu, parçalanmayı, gençliğin yok oluşunu anlatır. Kitap Naziler tarafından yakılır. Ama savaş anlatısının içindeki arkadaşlık ve kader ortaklığı, kimi okurda savaş karşıtı mesajdan daha parlak kalabilir. Yani alımlama çoğu zaman eserin ahlaki niyetini değil, içindeki çekim merkezini takip eder.
Bu sapmalar internet kültürüyle doğmadı ama internet kültürü çok daha tehlikeli bir zemin yarattı.
Bağlamsızlığın zirvesinde artık her şey memleştirilirken sahnelerin, metnin, anlatının hiçbir işlevi kalmaz. Mem, karakteri bir bütün olarak taşımaz. Onu keser, kırpar, montajlarla bağlamından koparır. Patrick Bateman artık American Psycho’nun sonunda kendi varlığını bile ispatlayamayan, insanlar tarafından ciddiye alınmayan panik içindeki gülünç adam değildir; acayip bir sabah rutini olan, Jared Leto’yu baltayla öldüren, takım elbiseli ve sigma male bakışlı adamdır. Tyler Durden anlatıcının patolojisi, benliğin parçalanması, erkeklik tarikatının faşizme kayan yüzü değildir; Brad Pitt’in muhteşem vücuduyla ve karizmatik sesiyle yıkımın estetiğidir. Neo’nun kırmızı hapı da artık “Ben uyandım, siz kandırıldınız” nidasıdır. Homelander ise herkese haddini bildiren güçlü adam edit’idir. Alt metnin ötesinde, göz önündeki metnin dahi bir önemi kalmaz. Karakterin hikâyedeki işlevi silikleşir, dolaşıma en uygun imgesi yaşamaya başlar. Mem kültüründe açıklamalara yer yoktur. Bir sahnenin öncesini ve sonrasını, karakterin dramatik çöküşünü, ironiyi, tonu, yönetmenin mesafesini gerekçelendirmek zorunda değildir o; indirgeme kabiliyetinden alır gücünü. İmgeler şaka, stil ya da nostalji olmaktan çıkar. “Matrix estetiği çok cool”dan “Red pill bana hakikati gösterdi”ye geçilir. Superman güçlerine sahip Trump parodisi Homelander, anti-woke güçlü adam temsili olur. Burada internet imgeleri sadece yaymaz, birbirine bağlar. Fitness videoları, sigma edit’leri, incel forumları, red pill kanalları, antifeminist hesaplar aynı imge yalağından beslenir.
Mary Harron,
American Psycho, 2000,
filmden ekran görüntüsü
Sonrasında yaratıcıların itirazlarının da bir anlamı kalmaz. Mary Harron, Bateman’ın idolize edilmesine şaşırdığını söyleyebilir, Wachowski’ler The Matrix’in trans alegori olarak okunabileceğini açıklayabilir, The Boys yazarları Homelander’ın sevgi açlığını sabaha kadar anlatabilir. Ama hiçbir açıklama memin dolaşım hızına yetişemez. Figür artık filmin ya da dizinin içinde yaşamaz; yalnızlık, öfke ve aşağılanmışlık duygusunu örgütleyen bir kahramana dönüşür.
Dünyadan tokat üstüne tokat yiyen yalnız gençler sarılacak bir baba ararken karşısına çıkan bu figürlere bağlanır. Yalnızlıklarını anlamlandırmaya çalışırken karşılarına çıkan Tyler Durden onlara ilişki değil yıkım sunar. Patrick Bateman içindeki boşluğu kabul etmek yerine onu statü, marka, rutin, rekabet ve şiddetle kaplamaya çalışır. Red pill dünyayı anlamlandırmaya çalışan çocukları “Ben uyandım, siz kandırıldınız” diyen internet abilerine yönlendirir. Homelander sevgisizlikten sevgi değil, tapınılma talebi çıkarır. Bu karakterleri sahiplenen kitleler yalnızlık ya da anlamsızlık hissine aşinadır. Ama onu ilişkisellikle, kolektivizmle dönüştürmek yerine dünyadan alınacak bir intikam ve üstünlük fantezisine çevirirler.
Lana Wachowski ve Lilly Wachowski,
The Matrix, 1999,
filmden ekran görüntüsü
Kurmaca dünyalar bizi evil genius’lara inandırdı. Cool kötüler çoğu zaman kahramandan daha akılda kalıcı yazıldı. Zarif, iyi giyimli, acayip laflar eden strateji ustaları. Oysa gerçek kötülük bu kadar karmaşık değil. Kötüler promptersız iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Çok daha tahmin edilebilirler. Edimleri çok daha doğrudan. Homelander gibi gökten inmiyorlar; atanıyor, seçiliyor, dikte ediyorlar.
Bu yüzden mesele artık kötü adamı daha kötü, daha karanlık ya da daha derin yapmak değil de etrafındaki cool halesini parçalamaktır. Cool’u yıkmak, bu karakterlerin yalnızlığını iktidar fantezisine dönüştüren estetik köprüyü kırmaktır. Bir karakterin faşist, narsisist, kırılgan ya da zavallı olduğunu söylemek yetmez, onu cool kılan her şeyi elinden almak gerekir.
Kötülüğü, onun fragmanlarını, sahiplenilesi imgelerini üretmeden nasıl anlatacağımızı düşünmeliyiz belki. Parodi ve ironi iyi sonuçlar vermiyor. Dalga geçmek işe yaramıyor. İnternet çağında eleştiriden geriye mesaj değil kırmızı gözler, kırmızı ceket ve kırmızı hap kalıyor.
ABD, Amazon Prime, American Psycho, cool, dijital kültür, dizi, Fight Club, film, ideoloji, incel, internet, mem, Onurhan Ersoy, red pill, sinema, The Boys, The Matrix