Diyagram. “Hemhâl”,
Tuğçe Kodalak
Clarice Lispector ve Hayatla Hemhâl Olmak

Clarice Lispector baş döndürücü bir felsefi vizyona sahip şahsına münhasır bir edebi yazar.1 1964 yılında Rio de Janeiro’da, G.H.’ye Göre Çile [A paixão segundo G.H.] adlı romanını yazdığında 44 yaşında.2 Kitap Spinoza’nın felsefi başyapıtı Etika’nın neredeyse bire bir edebi uyarlaması. Öte yandan başta Kafka’nın Dönüşüm’ü olmak üzere modern edebiyat kanonuyla didişen bir yapısı var. Aynı zamanda ancak Virginia Woolf romanlarında bulmanın mümkün olduğu zarif bir akışkanlığa sahip. Fakat Clarice’in metni bu kolajla açıklanamayacak denli kendine özgü. Etkileyici bir yeğinlikle örülü ayrıca —öyle ki, neredeyse her beş on sayfada bir insanı nefessiz bırakıyor.

Clarice’in romanı G.H. adlı bir kadının büyüleyici iç yolculuğuna odaklanıyor. Bir kadın, bir böcek, bir oda ve hayatın ta kendisi; romanın neredeyse üzerine inşa edildiği tüm ögeler bunlar.3 Kendisini insan sanan bir kadının, önce yavaş yavaş hamamböceğine dönüşmesini, sonra içinde bulunduğu odayla bir olmasını, mekâna erimesini, en nihayetindeyse dünyaya doğru genişlemesini, kozmosu içine soğurmasını, kâinatlaşmasını, hayatla hemhâl olmasını anlatıyor.

I.

G.H.’nin görünürde rahat ve bireysel bir yaşamı var. Üst orta sınıfa mensup. İnsanlarla pek muhatap olmadan kendi işini yapan bir heykeltıraş. Rio de Janeiro’nun karmaşık ve gürültülü sokaklarına tepeden bakan bir gökdelenin (penthouse denilen) lüks teras katında yalnız başına yaşıyor. Evin içi sade bir modernist estetik anlayışla tasarlanmış —her yer beyaz, olabildiğince beyaz. Fakat bu sakin ve konforlu görüntünün arkasında bunca yıl sinsice saklanan tuhaf bir sıkıntı var. Arada bir gelip gidiyor bu sıkıntı. Belki de hepimizin zaman zaman deneyimlediği bir sıkıntı. İnsan olma sıkıntısı.

İnsan olma sıkıntısından kasıt tek bir şey değil, birçok şey. Toplumsal kaideler doğrultusunda basmakalıp bir dizi kimlik içine saplanıp kalmak. Başkaları için ve başkaları tarafından inşa edilmiş yollar üzerinde iki ileri bir geri gitmeye razı olmak. Sonsuz potansiyellere gebe hayatı sınırları önceden belirlenmiş insani bir kurguya indirgemek. Hayatın devingen sürekliliğini her daim birbirini dışlayan ve örtük hiyerarşilere hapseden —cinsiyet, ırk, ulus, sınıf, tür gibi— kategoriler içerisinden anlamaya ve yaşamaya çalışmak. G.H.’nin kendi tabiriyle:

Bu zamana kadar benim için kendimi bulmak, önceden hazır bir insan fikrini ödünç alıp, kendimi onun içerisine yerleştirmekti: Kendimi bu önceden kurulu insanın vücuduna sokar ve muazzam bir kurucu teşebbüs gerektiren hayatın kendisini ıskalardım. (s. 4)

Bu deneyim bir tür hapishane deneyimi, G.H.’ye göre. Hepimiz bir ölçüde pasif mutluluklar ve yüzeysel rahatlıklar için razı olduğumuz ön kabullerimizin ve kimliklerimizin hapsindeyiz:

Peki bu hapis hâlimde mutlu muydum acaba? Ya da bu mutlu gözüken hapishane rutinim içinde sıkıntılı bir şey mi vardı —ki vardı. Ya da aslında varlığımın içinde zonklayan, nabız gibi atan bir şey mi vardı —ki vardı— ve ben bu şeyi alışkanlık gereği insan olmakla mı karıştırıyordum? (s. 6)

G.H.’nin yavaş yavaş sorgulamaya başladığı durum şu aslında: Ya insan hayatı diye alladığımız pulladığımız ve içini gururla doldurduğumuz şey, hayatın üzerine geçirilmiş bir kafesse?

Olağan bir iç hesaplaşmayla başlıyor her şey. G.H. geçmişte yaşadığı hayatı “sisteme uymanın sağlıklı bir yol” addedildiği muhafazakâr bir yanılsama olarak tanımlamaya başlıyor. (s. 7) “Zarif, ironik ve hazırcevap kurnazlıkta bir hayat” bugüne kadar yaşadığı hayat, fakat aslında kendi hayatı bile değil. Eğer bir varlık hayatla ilişkisini en başta kendisini ifade etmek ve kendi yolunu çizmek üzerinden kuruyorsa, G.H. kendi ilişkisini ancak verili bir “hayatın izini sürmek” olarak tarif edebileceğini söylüyor:

Basmakalıp bir hayatın izini sürmek herhalde bana bir tür emniyette olma hissi veriyordu, çünkü bu hayat benim değildi: Uğraşmak zorunda olduğum bir sorumluluktan kurtulmuş oluyordum böylece. (s. 22)

Olabilecek en ağır özeleştirilerden biri bu. Böylece G.H. o ana kadar yaşadığı hayatı artık “tırnak içinde bir hayat” olarak tarif etmeye başlıyor. “Bu zamana kadar, o tırnak içindeki kendimin imgesi beni tatmin ediyordu.” (s. 24) Fakat artık etmiyor. Çünkü bu tırnak içindeki hayat, Spinoza’nın tabiriyle “insanlığın esareti” [servitute humana].4 Yani kendi potansiyellerimizi ifade etmek ve kendi yolumuzu çizmek yerine, başkalarının dayatmalarını, arzularını ve taleplerini içselleştirerek yaşadığımız bir esaret hayatı. Bu sırada, evin içinde bir olay başına geliyor G.H.’nin ve tüm konforuyla beraber tırnak içindeki hayatı bir anda alt üst oluveriyor.

II.

G.H.’nin hayatını değiştiren olay şu: Birkaç adım atıp hizmetçi odasına giriyor, dolabın kapağını aralıyor ve karşısına bir hamamböceği çıkıyor. Hamamböceği gördüğünde fenalaşan bir yapısı var, fenalaşıyor. Soğuk terler eşliğinde yatağın dibine çöküyor, yere yığılıyor ve öylece kalakalıyor. Bu görünüşte olumsuz bir etkileşim: G.H.’nin vücudunu kısmen felç ediyor. Fakat tam da bu etkileşim sonucunda G.H., insanlığın esaretinden kendini kurtarmaya yönelik bir iç yolculuğa çıkacak.

Önce hamamböceğinden iğrenebildiğince iğreniyor. Hayatın tüm kötülüklerini ve sıkıntılarını onun üzerine yüklüyor. G.H: “Bu çıplak, kurutulmuş odada, kin dolu bir zerre: Temiz bir test tüpünde, maddi bir leke.” (s. 40) Özenle tasarlanmış pirüpak evininin laboratuvar ortamlarını andıran odalarından birinde tüm düzeni bozan bu haşaratın ihlaline izin verecek gibi değil. Hamamböceğini öldürmeyi planlıyor. Vücudu elverdiğince bu planı uyguluyor da. Böcek sağa sola sallanan antenleriyle kafasını dolaptan çıkarır çıkarmaz, dolabın kapısını hışımla böceğin üzerine çarpıyor. Böceğin kabuğu çatlıyor, böcek ölmese de yaralanıyor, dolabın kapağı arasına sıkışıyor. İki beden, iki canlı varlık, yüzleri birbirine dönük, birbirine bakar hâlde kalakalıyorlar. Birbirlerini hapsediyorlar.

Başta iğrenmeyle, vahşi güdülerle ve öldürme teşebbüsüyle başlayan bu ilişki, zaman geçtikçe garip bir yakınlığa doğru eviriliyor. G.H. hamamböceğiyle bakışarak, hamamböceği üzerine düşünerek, hamamböceğiyle etkileşerek insanlıktan çıkmaya, basmakalıp insanlık biçimlerini ve kategorilerini geride bırakmaya başlıyor. Fakat öyle pek de kolay değil bu dönüşüm doğrusu: 

Biçim kaosa şekil verir, amorf tözü yapılaştırır —sonsuz bir et vizyonu bir delinin vizyonu aynı zamanda, fakat bu eti parçalarına ayıracak şekilde kesersem ve bu parçaları günlere ve kıtlıklara bölersem— o zaman azap ve delilikten çıkar bu mesele: Bu yine hayatı insanlaştırmak olur. İnsanlaşmış hayat. Hayatı çok fazla insanlaştırdım. (s. 6)

Hayatı insanlaştırmadan yaşamak mümkün mü? Şen şakrak bir başlangıç değil bu, insanın insanlığını alt üst eden bir ilk adım. G.H.: “İnsanlık dışına çıkmak her şeyini kaybetmek kadar acı verici bir deneyim.” (s. 66) G.H.’nin sorduğu sorular şunlar aslında: “Doğru olabilir mi, ya biz aslında insan değildiysek ve pratik nedenlerden ötürü insanlaştırıldıysak?” (s. 111) Ya bize diğer insanlarla yakınlık kurmamız ve hamamböceklerinden uzak durmamız öğretildiğinden dolayı bu yakınlıkları ve uzaklıkları içselleştirdiysek? Ya bir hamamböceğiyle örtüşen etkileşimsel frekanslarda bir ortaklık kurmak bir insanla kurmaktan daha zor değilse?

Tam da bu aşamada G.H. üzerindeki insanlık kıyafetini çıkarmaya başlıyor. Bu az buz bir dönüşüm değil. Bir dünya görüşünden bir diğerine, bir dünyada var olma şeklinden bir diğerine geçiş yapmak demek. G.H.: “‘Kendi’ dünyamı terk ediyordum ve dünyanın ‘ta kendisine’ doğru gidiyordum artık.” (s. 55) Hamamböcekleri garip varlıklar. G.H.’nin de anlattığı üzere kadim varlıklar —yüz milyonlarca yıl önce, insanlıktan hatta dinozorlardan bile önce sağda solda geziyorlardı, hayattaydılar. “Dünya gerçek anlamda çıplakken, hamamböcekleri yavaş yavaş bu çıplaklığın üzerinde yürüyorlardı.” (s. 40) G.H.’yi insanlıktan çıkmaya ve başkalaşmaya iten, belki de bu yaşam dolu varlıkların kanalize ettiği, içlerine eğdiği ve büktüğü ve en nihayetinde dış dünyaya geri saçtığı hayatın ta kendisi olabilir mi? G.H.:

İşte oradaydım, afallamış bir ağızla, küskün, geriye çekilmiş bir hâlde —bana geri bakan bu tozlu varlıkla yüz yüze… Gördüğüm aslında, can yakıcı, korkutucu ve masum bir kompulsif tavır ardında, hayatın bana geri bakmasından başka bir şey değildi. (s. 49)

G.H. sadece bir hamamböceğiyle karşılaşmıyor olsa gerek öyleyse. Bir hamamböceğine içkin olan hayatla karşılaşıyor. Bir hamamböceğinin varlığından kendi varlığına uzanan bir süreklilikle karşılaşıyor. Hayatın sürekliliğiyle.

G.H.’nin hayatın sürekliliğini sezmeye başlaması böcekle arasındaki ilişkiye yeni bir boyut kazandırıyor. Yavaş yavaş hamamböceğine dönüştüğünü hayal ediyor, ya da belki de dönüşüyor, hamamböceğileşiyor:

Demek böyle olacaktı, demek böyle olacaktı. Yaşayan hamamböceğine baktım ve onun içinde en derinlerde gizli olan kendi hayatımın tanımını buldum. (s. 49)

Basit bir dönüşüm değil bu, baştan aşağı bir dönüşüm:

Büyüleyici ve korku dolu bir hâlde gördüm ki, üzerimdeki çürük mumyalaşmış kıyafetler kuruyup yere düşüverdiler; krizalitten nemli larvalara, kendi başkalaşımımı deneyimler oldum, kanatlarım yavaşça kurudular ve açılmaya başladılar. Ve yepyeni bir gövdem oluştu, yeniden doğan, yere yakın bir gövde. (s. 67)

Bu dramatik dönüşüm G.H.’nin nihayet, bir başka varlıkla doğrudan etkileşime geçmesi, bu varlığa içkin olan hayatla kendisine içkin olan hayatın sürekliliğini kavraması demek. Çünkü gerçek anlamda bir tanışma, gerçek anlamda bir etkileşim, ancak etkileşimde olduğumuz varlıkla aramızda ortak bir zemin kurmak yoluyla vuku bulabilir.5 Yani, bir varlıkla gerçekten tanışmak ve etkileşime girmek demek, bir anlamda onun varlığının belli boyutlarıyla kendi varlığımızın belli boyutlarını kesiştirebilmek demek. Ancak ortak bir dili konuşan iki farklı insanın sözel olarak anlaşabilmesi gibi. Dolayısıyla, hamamböceğiyle gerçek bir etkileşim kurmak için, bizim biraz hamamböceğileşmemiz, hamamböceğininse biraz insanlaşması gerek. Ya da daha iyisi, bu kategorileri tamamen terk edip, her birimizin varlığını delip geçen hayatın sürekliliği üzerinde bir ortak zemin oluşturmak gerek. Bu dünya görüşü, Clarice ve Spinoza’nın farklı zamanlarda fakat aynı doğrultuda geliştirdikleri zarif fakat bir o kadar da tuhaf ve radikal bir görüş. Her ikisi de dünyayla her etkileşime girdiğimizde, insanlık kalıbı içerisinden hareket ettiğimizi varsayıyorsak dahi, insanlıktan çıktığımızı iddia ediyorlar. Çünkü “dünya insani değil,” hayat insani değil. (s. 61) İnsandışı.

G.H.’nin geçmişte hayatını üzerinde geçirdiği yol esaret yolu idiyse eğer, hamamböceğiyle hemhâl olmaya başladığı bu yol, şenlikli bir yol —Spinoza ve Clarice’in tabiriyle bir tür neşe yolu:6

Şimdi hissetmeye başladığım şey neşeydi. Yaşam dolu olan hamamböceği dolayısıyla artık anlamaya başlıyordum ki, ben de aslında yaşıyorum, yaşayan bir varlığım. (s. 165)

Garip bir neşe tanımı bu. Neşenin gündelik tarifiyle pek örtüşmüyor. Varoluşsal bir neşe. Neşe bilindik, aşınmış yollardan sapmakta, insanlığın esaretinin terkinde, başka varlıkların içindeki hayatiyetin keşfinde, kendi içkin hayatımızın ve sonluötesi potansiyellerimizin farkındalığında, hayatın tüm varlıkları delip geçen sürekliliğini kavramakta, öteki varlıklarla gerçek anlamda etkileşime geçmekte, onlarla ortaklık kurmakta, biraz olsun onlara dönüşmekte, onlarla hemhâl olmakta vücut buluyor. Hamamböceğileşmeyi neşe addeden tuhaf bir anlayış bu. Öyle tuhaf ki, sanki neşelenen de yalnızca biz değiliz, aynı zamanda etkileşime girdiğimiz tüm varlıklar, neşelenen hayatın ta kendisi.

III.

Bu tuhaf neşe yolu biraz olsun yeğinleşince, özgürlüğün yoluna dönüşüyor. G.H.’nin en başından beri temel problemlerinden biri de bu zaten, hapislik ve özgürlük. G.H. hayatı tırnak içinde yaşarken, insanlığın esaretine göz yummuşken, kendi varlığının sorumluluğunu taşımaktan kaçarken, özgürlükten de kaçıyor tabii ki: “Zapt edilmek istiyorum, beni yok etmeye muktedir dehşet verici bir özgürlükle ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.” (s. 5) Özgürlük dehşet verici, çünkü Clarice ve Spinoza’nın tanımıyla özgürlük, şu ya da bu arasındaki bir tercihle alakası olmayan bir mesele. Özgürlük aslında kümülatif bir süreç, özgürleşmek etik bir yolculuk. Bu özgürleşme yolculuğu içinde kendimizi bulduğumuz olaylar içinde etken olmaya çalışmak demek, kendi yolumuzu çizmemiz demek, kendi potansiyellerimizin hakkını vermemiz demek, fakat benmerkezci bir birey olarak değil, kolektif olarak, yani, kurduğumuz tüm ilişkiler içinde tanıştığımız her varlığın da hakkını vererek, kendi potansiyellerimizi ifade ederken, her varlığın kendi potansiyellerini ifade etmesi için de elimizden geleni yaparak.7 Özgürlük bireysel bir mefhum değil Clarice ve Spinoza’ya göre, kolektif bir mefhum. Ancak ortak zeminler üzerinde özgürleşebiliyoruz. G.H.’nin tırnak içindeki eski yaşamında bir türlü kavrayamadığı bu. G.H.: “Yavaş yavaş henüz doğum aşamasında olan bir özgürlüğün beni ele geçirdiğini hissediyordum.” (s. 12)

Özgürleşme yolculuğu G.H.’yi o zamana kadar farkında olmadığı başka ön kabullerini sorgulamaya itiyor. O ana kadar kendi bedenine dingin bir arka plan oluşturan, sesi soluğu çıkmayan, görünürde edilgen, görünürde özne olma vasıflarını taşımayan hizmetçi odasına çeviriyor bakışını. Hayat bir süreklilikten ibaretse, hayatı karbon-bazlı organizmalara, yani bitkilere, hayvanlara ve insanlara indirgemek ne kadar doğru diye düşünmeye başlıyor. Yani, içinde bulunduğu bu mekân da, bu cansız addedilen oda da, aslında hayatın sürekliliğinin bir uzantısı değil mi? Bu oda da canlı değil mi? Bu odayla da hayatın sürekliliğine içkin bir ortaklık kurulamaz mı? Bu odaya dönüşmek, odalaşmak da mümkün değil mi? G.H.:

Sonra, hepsi aynı anda olmak üzere, gözlerimi açtım ve odanın uçsuz bucaksız enginliğini gerçek anlamda görmeye başladım… Oda, beklenmeyen oda. Odayla hemhâl olmam sonunda gerçekleşmişti. Ve bu muazzam genişlememde, kendimi bir çölde buldum. Ne yapsam da bunu anlayabilmenizi sağlasam? Bugüne dek hiç olmadığım kadar bir çöl üzerindeydim… Hayat, tatlım, tüm varlıkları baştan çıkaran muazzam bir cazibeden başka bir şey değil. O oda da bir çöldü, yani yabanılca hayattaydı. (s. 52-3)

Kaçımız bir odanın, bir mimarlık yapıtının, bir mekânın canlı olduğunu iddia edebilecek cürette? Metaforik bir iddiadan, bir benzetmeden bahsetmiyorum, ontolojik bir iddiadan, gerçekliğe dair bir iddiadan bahsediyorum. G.H. yolculuğunun bu aşamasında işte bu cürete erişiyor: “Oda kendisine özgü varlığı olan bir şeydi. Nefes alıp veren taşkın bir sonsuzluğun monotonluğuydu.” (s. 83)

G.H.’nin odaya dönüşümü, mimarlığı içine soğurması, uzamla hemhâl olması, mekânlaşması, yine dramatik bir şekilde gerçekleşiyor:

Son bir kuşkuyla kemiklerimdeki iliğe kadar tüm benliğimle geri çekilmiştim. Sonra, kendimi duvarda buldum, öyle çıplaktım ki, artık duvarın üzerine gölgem düşmüyordu… Ve böylece, bu anda, artık gerçekten de odanın içindeydim… Bu şekilde kendi benliğime uygun hâle geldim ve kendi benliğim içindeyse duvarlarla bir olmuştum… Ben artık duvarın üzerinde parlayan ışıktım. (s. 56-7)

Fark ediyor ki G.H. hayat canlı ve cansız ayrımı yapmayan tek bir süreklilikten ibaret. Kendi varlığı, yaralı hamamböceği, ahşap dolap, içinde bulunduğu bembeyaz oda, ev, apartman, Rio de Janeiro, Brezilya, Güney Amerika, dünya, Samanyolu galaksisi, kozmos —hepsi ortak bir sürekliliğin, hayatın, birbirinden farklı ve şahsına münhasır ifadeleri.

IV.

G.H.’nin bu yolculukta yenmesi gereken son bir korku var. Son bir esaret. G.H.: “Sınırsız olma korkum.” (s. 7) Yani ne insan olmakla ne böcek olmakla, ne de oda olmakla sınırlanamayacak şekilde, hayatın sonsuzluğuna katılma korkusu:

Ve çiğ gerçekliğinden dehşete kapıldığım bu dünyanın en korkutucu vasfı kendi taşkın hayatiyetiyle benim de hayat dolu olduğumu kendime itiraf etmek zorunda bırakmasıydı —en korkunç keşfim kendimin de onun kadar canlı olduğunu anlamamdı. (s. 14)

G.H. için yolculuğun son adımı yeni elde ettiği özgürlükle tüm sınırlarından sıyrılmak, kendi sonluötesi potansiyellerinin aslında hayatın sonsuz potansiyellerinin bir yeğinlik boyutu olduğunu kavramak. G.H.’nin son adımı hayatla hemhâl olmak: “Dünyayla hemhâl olursam, artık korkmama gerek kalmayacaktı.” (s. 83)

Bu yolculuğun sonuna yaklaştığımız anlamına geliyor artık. Bu yolculuk G.H.’yi “her şeyin kendi hayatiyetine sahip olduğunu, canlı olduğunu ve ortak bir şeyden yapılma olduğunu görmeye” yönlendiriyor. (s. 65) Hayat iki farklı boyutun içkinliğinde ifade ediyor kendini. Bir yanda hayatın sonsuz bir boyutu var: Tek bir süreklilik hâlinde akan, hiçbir biçimi olmayan, ortak ve sınırsız bir potansiyel okyanusu. Bu boyutta tüm varlıklar tek bir sürekliliğin kesintisiz uzantılarıyız. Öte yandaysa hayatın sonluötesi bir başka boyutu var: Zaman ve mekân içinde biçim alan ve vuku bulan, sınırlar dahilinde sayısız potansiyelinden bir kısmına vücut veren varlıklar ve olaylardan yapılma. Bu boyutta birbirinden ayrı bedenlerimiz, ayrı zihinlerimiz, ayrı yaşantılarımız var. Fakat bu iki boyut birbirine içkin. Yani bu iki boyut aslında tek bir gerçekliğin iki farklı ifadesi. Hayatla ilişkimiz bir anlamda dalgaların okyanusla ilişkisi gibi. Her birimiz şahsımıza özgü farklı birer dalgayız, evet, fakat her dalga aslında aynı zamanda tek bir okyanusun farklı ifadeleri. G.H.: “Biz içimizdeki hayatın ta kendisiyiz.” (s. 108) İçkinlik kavramı üzerine inşa edilen, Spinoza ve Clarice’in paylaştığı radikal bir felsefi vizyon bu.8 G.H.: “Dünya kendisine benim içimden bakıyor.” (s. 46)

Sonunda G.H. tüm geçirdiği dönüşümlerin aslında insanlığa karşıt olmadığını, her birimize ve insanlığa içkin olan hayatın sürekliliğine doğru yapılan yolculuklar olduğunu kavramaya başlıyor:

Bu zamana kadar hayata karşı geliştirdiğim hassasiyetin kendisine “hayat” dedim. Fakat yaşamak başka bir şey… Yaşamak insandışı olmak demek… Hissettiğim şu ki, “insandışı” olmak muazzam bir gerçeklik ve kesinlikle “insan karşıtı” olmak demek değil: Aksine, insandışı olan nötr bir tutkunun radyo dalgaları gibi ışınlar yayan merkezi. (s. 165)

İnsandışı olan her şey insana içkin. Bu hayatı “plazma hâliyle görmek” demek, G.H. için. (s. 138)9 Hayatın sürekliliği bir okyanus, bir plazma. G.H.: “Korkmayın, korkacak bir şey yok” çünkü “biz de bu plazmadan yapılmayız.” (s. 139)

Kozmik boyutlara taşınıyor bu noktada artık yolculuk. G.H. dünyaya doğru genişliyor, dünyayla ortaklığını keşfediyor, dünyalaşıyor: “Artık sadece ben değilim, çünkü ‘ben’ dünyanın anlık bir spazmından başka bir şey değil.” (s. 173) G.H. kozmosu içine soğuruyor, kozmosla aynı plazmadan yapıldığını kavrıyor, kozmoslaşıyor:

Sonunda, sonunda, kabuğum nihayet kırıldı ve sınırsızlaştım… Her şey içimde olacak artık, her şey. (s. 173)

Basmakalıp insani perspektifler içinden kavranması güç, zihin patlatan bir yolculuk bu.10 Etik olduğu kadar estetik bir yolculuk. Hayatla kurulan, kurulabilecek, radikal bir etkileşim. Bir dalganın aynı zamanda okyanusun ta kendisi olduğunu keşfettiği içkin bir etkileşim. G.H. bu yolculuk sonunda hayatın sonsuzluğuna erişiyor, hayatın sürekliliğine katılıyor, hayatla hemhâl oluyor.

{24.02.2018, Brooklyn}

1. Bu yazı nedense çok uzun olmaya karar verdiği için Lispector’ın biyografisini bu dipnota sıkıştırıyorum: Lispector erken yirminci yüzyılda Ukrayna’da Yahudi bir aileye doğuyor. Adını Chaya koyuyorlar. Daha bir yaşındayken Chaya’nın annesi Ukrayna’daki Yahudi karşıtı şiddet içerikli olaylarda (pogromlarda) tecavüze uğruyor ve felç bırakılıyor. Bu saldırı sonrası aile can havliyle Ukrayna’dan kaçıyor, Brezilya’ya göçüyor. Brezilya’ya varınca Chaya’nın adını Clarice olarak değiştiriyorlar. Clarice ömrü boyunca insanın insana, erkeğin kadına, çoğunluğun azınlığa karşı uyguladığı şiddetin izlerini kendi ismi üzerinde taşımak zorunda kalıyor. Bu nedenden ötürü yazı boyunca normalde yaptığım gibi yazarın soyadını değil, adını, yani Clarice’i kullanmaya karar verdim.

2. Lispector’ın orijinali Portekizce yayımlanan romanını iki İngilizce çevirisi üzerinden okudum. Kitaba referans verdiğimde 1988 yılında yapılan ilk çevirinin sayfa sayılarını kullanacağım. Türkçe çevirileri kendim yapmayı uygun gördüm. Fakat bilginiz olsun, kitabın Sevim Akten tarafından Türkçeye çevrilmiş hâli de mevcut. Clarice Lispector, The Passion According to G.H. trans. Ronald W. Sousa (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1988). Lispector, The Passion According to G.H. trans. Idra Novey (New York: New Directions, 2012).

3. Bu yazdığım metin romanın bir özeti değil, romanın belli ögeleriyle birlikte yapılan kuramsal bir inşaat. Dolayısıyla romanda bambaşka perspektiflerden yorumlanabilecek birçok önemli olaydan burada bahsetmiyorum. Örneğin, G.H.’nin hizmetçisiyle kurduğu etnik, sınıfsal ve postkolonyal perspektiflerden zengin açılımlara gebe problemli ilişki. Ya da İbrahimi teolojilere yapılan göndermeler, ya da G.H.’nin hamamböceğiyle bir noktada kurduğu kanibalist ilişki vs.

4. Bakınız, Spinoza’nın Etika kitabının dördüncü bölümü. Ya da Spinoza literatüründeki kısaltması ile: [E IV]. Latincesi için: Baruch Spinoza, “Ethica” Opera Posthuma (Amsterdam, 1677). İngilizcesi için: Baruch Spinoza, “Ethics,” The Collected Works of Spinoza, vol.1, ed. Edwin Curley (Princeton: Princeton University Press, 1985), s. 543–94. Tercih ederseniz Etika’nın Aziz Yardımlı, Hilmi Ziya Ülken ve Çiğdem Dürüşken tarafından yapılmış Türkçe çevirileri de var.

5. Bu aynı zamanda Spinoza’nın ortaklık ya da ortak mefhum [notiones communes] olarak tanımladığı kavramla ilişkili. Meraklısı için bakınız: [KV II.19; E IIP37-9; E VP1-4; E VP10S; E VP20S; E VP38-40].

6. Spinoza’nın alışılagelmişin dışındaki neşe [laetitia] tanımları için bakınız: [E IVD1; E IIIP11S; E IIIDef.Aff.II]

7. Spinoza’nın özgürlük [libertas] kavramı için bakınız: [E IVP69; E VP1-4; E VP10; E VP38-40; TTP 3.12].

8. Spinoza’nın içkinlik [causa immanens] kavramı için bakınız: [KV I.2-3; CM II.6; E IP15-18; E IVPref.; E IVP4Dem.; TTP 6.11; Ep.6].

9. Spinoza’ya göre de bu, hayatı hayatın kendi perspektifinden görmek demek [sub specie aeternitatis].

10. Bakınız, Spinoza’nın Etika eserinin baş döndürücü finaliyle büyük tartışmalara yol açan beşinci ve son bölümü [E V]. Bu bölümde Spinoza da Clarice’in eşsiz bir yaratıcılıkla yorumladığı gibi hayatla hemhâl olmayı anlatıyor.

Clarice Lispector, etkileşim, Gökhan Kodalak, hayat, Spinoza, yeğinlik