7 Eylül 2018,
Beyoğlu Sineması’ndaki
Tuzdan Kaide gösterimi,
fotoğraf: Eda Gecikmez
Tuzdan Kaide
Bir Yönetmen Filmini Kimin İçin Yapar?

Tuzdan Kaide her ne kadar endüstrinin dış çeperinde, yapım pratiği anlamında da kendine has özellikleri olan bir üretim olsa da nihayetinde bir filmdi. Dolayısıyla her film için geçerli olan “yönetmenin filmini kimin için yaptığı” ve “filmin kendi yolunu endüstriden ne kadar bağımsızlaşarak belirleyebileceği” sorularını sıklıkla düşündüm.

Bazı önemli festivallerin pitching ve work in progress platformlarının, filmin hem endüstride bilinmesi hem de gelecekteki festival yolculuğu için önemli bir başlangıç noktası olduğuna inanıyorum. Pitching platformları, senaryosu tamamlanmış ancak çekim aşamasına gelmemiş filmlerin sunulduğu, olası yabancı ortak yapımcılar ile bire bir toplantıların yapıldığı bir formatta ilerliyor. Her platformun kendine ait çeşitli ödülleri de bu sunumları değerlendiren jüriler tarafından film sahiplerine veriliyor. Bir diğer platform olan work in progress’te ise filmin çekimlerinin büyük çoğunluğunun tamamlanmış olma şartı var. Bu sefer senaryo değil, bir kurgu ile başvurulabiliyor. Filmi bitirmek için gerekli olası finansal eksiklerin tamamlanmaya çalışıldığı, online kurgu olarak tabir edilen renk ve ses düzenlemeleri gibi ödülleri barındıran ve yurtdışındaki önemli festivallerin programcılarının gelip sunumları izlediği bir platform.

Bir film için en mantıklı ve yaygın yöntemin ilk olarak senaryo ile birlikte ulusal ya da uluslararası festivallerin pitching platformuna başvurmak olduğunu söyleyebilirim. Ardından Kültür Bakanlığı’na yapım başvurusu yapıp, bu başvuru sonucuna göre yurtdışındaki yapımcılar ile ortaklıklar kurup, Avrupa’daki fonlara başvurarak para bulma sürecine devam etmek. En sonunda filmi çekebilecek finansal bir duruma gelindiğinde çekime girmek. Çekimlerden sonraki kurgu sürecinde ise çeşitli work in progress platformlarına başvurarak filmi sonlandırmak. Bu süreç aynı zamanda yıllara yayılan bir süreç.

Tuzdan Kaide’nin bu uzun süreçte başarılı olacağını düşünmüyordum. Referans olarak gösterebileceğim bir kısa filmim yoktu ve hikâye yapılı bir filmin aksine imgelere odaklanan bir film olduğu için gerek sunumlarda gerekse bire bir toplantılarda anlatması zordu.

İlk olarak, biraz da formaliteden, Kültür Bakanlığı’nın “İlk Filmini Yapacak Yönetmen Desteği”ne başvurdum. Şartnameye göre en az 60 sayfa senaryo isteniyordu, benim senaryom ise 25 sayfa kadardı. Senaryoyu gereksiz betimlemeler ve diyaloglarla uzatmak için bir haftamı verdim. Kültür Bakanlığı’nın o dönemki destekleri açıklandığında filmin desteklenmediğini gördük. O dönem filmin büyük bir kısmını çekmiştik ve İstanbul Film Festivali dahilinde gerçekleştirilen Köprüde Buluşmalar’ın work in progress platformuna başvurmaya hazırlanıyorduk.

Köprüde Buluşmalar’a Türkiye’den 5 film kabul edildi, biri de bizdik. Filmin, Locarno Film Festivali’nin küratoryal anlayışına uyan tarafları olduğunun farkındaydım. Work in progress’in jürisinde Locarno’dan bir temsilcinin de olacağını öğrendikten sonra bu sunumun önemi daha da arttı. Gerçekten de düşündüğüm gibi oldu, sunumun ardından jüriyle filmin Locarno’ya yetişme olasılığının da konuşulduğu kısa bir sohbet ettik.

Son çekimleri tamamlayıp ilk festival başvurumuzu Locarno Film Festivali’ne yaptık. Bu süreçte bir diğer önemli platform olan Antalya Film Forum’un work in progress’ine başvuruda bulunduk. Antalya’dan kabul gelmesiyle hemen hemen aynı dönemde Locarno’dan ret aldık. Bu kabarık bir listeye dönüşecek olan retlerimizin ilkiydi.

Bir filmin kaderinin seyri, ilk olarak nerede gösterildiğiyle çok ilişkili. Elbette zaman içerisinde kültleşen, farklı şekillerde tekrar gündeme gelip, ilgi gören filmler de var. Bu planlanamayan durumlar ve çoğunlukla istisnaların dışında Tuzdan Kaide’nin olabilecek en iyi ve de en uygun yerde gösterilmesini ilk günden beri istiyordum. Tüm bu isteğin yanında, retler biriktikçe içimde oluşan garip bir rahatlamayı da anımsıyorum. Retler ile bir anlamda gurur duyuyordum. Bu kabul edilmenin getirdiği rahatlığın reddi miydi yoksa bir süreci sonlandırmaya dair içimde taşıdığım ve kendime bile itiraf edemediğim bir endişe mi?

Bir süreci sonlandırmak ve geride bırakabilmek, uzun süre emek harcanan bir şey ile vedalaşabilmek ve ona eleştirel bakabilmek bildiğim bir şey değildi. Filmin ilk gösteriminden sonrası benim için belirsizlikti. Bir yönetmen ve yapımcı, filmin tüm aşamalarında nihai karar sahibi olarak bir anlamda ipler elinde hareket eder. Tüm yaratıcı ve teknik kararlar ya siz ya da birlikte çalıştığınız insanlar tarafından verilir. Ancak bir kere film bittiğinde, belki de en kontrol edilemeyen süreç başlar. Film artık kendi başınadır. Bir festivale kabul edilir ya da reddedilir. Seyirci tarafından ilgi görür ya da görmez. Eleştirmenler iyi not verir ya da vermez. Artık sadece filmin kendisi konuşur.

Sonradan öğrendiğim üzere Locarno ve Toronto film festivallerinden aldığımız retler bize bir şekilde Berlinale’nin kapısını araladı. Filmi gören ve programlarına dahil etmeyen programcılar, filmin Berlinale’nin Forum Bölümü’ne uygun olduğunu düşünerek bir öneri olarak sunmuştu. Bu süreçte Berlinale’ye başvurduk. Film iyi tepki aldı ve Türkiye’den Forum Bölümü için düşünülen tek film olduğuna dair bir geri bildirim aldık. Ardından iki aylık sessizlik günleri. Bu sessizliği takip eden, günlerin sayılmaya başlandığı, filmin kaderinin belirsizliğinde iki kere hasta olduğum bir dönem, yine hastaneden döndüğüm bir gece, ocak ayının ikinci haftasının başında gelen bir kabul mail’i ile son buldu.

Yaptığı filmleri büyük bir heyecan ve hayranlıkla izlediğim deneyimli bir yönetmenle sayfiyede yürürken, bana ‘‘bir yönetmen için en zorlu zamanlar, bitirdiği filminin nerede gösterileceğine dair beklenti dolu belirsizlik zamanları’’ demişti. Belki durumun zorluğunun yönetmen ile film arasındaki ikili ve dış dünyaya kapalı ilişkinin artık kopma noktasına gelmekte olmasıyla bir bağı olabilir. Belki de salt bir onaylanma arzusunun tatminiyle alakalıdır.

Peki bir film, kendisine gösterilecek bir alan bulduğunda ve seyirci ile buluştuğunda yönetmenin konumu ne olabilir? Yönetmenin, ilk başta yaratıcı bir sürecin önemli bir üyesiyken ve süreç ile ilgili çeşitli söz haklarına sahipken, seyirciyle buluştuktan sonra filminin üzerindeki tüm iktidarını terk etmek durumunda kaldığını fark etmem geç olmadı. Bazı seyirciler için yönetmen, filmin kısmi kılavuzluğunu üstlenen, tüm soruların cevaplarına sahip her şeye muktedir olarak görülse de aslında film ile yönetmenin bir bağı kalmadığını düşünüyorum. Belki de bu durum Türkiye’deki film dünyasının eleştirel ortamının da bir derdi. Film ile yönetmeni ayırıp sadece filmin kendi başına söylediklerini dinlememiz gerekiyor. Deneyimlediğim ve elimde olmadan da yaptığım üzere yönetmen, filminin artı yönleri kadar eksi yönlerini de içten içe biliyor ve bu eksi yönleri yamamak adına söyleşileri kullanabiliyor. Eğer hiç söyleşi vermemiş olsaydım Tuzdan Kaide hakkında neler yazılırdı diye her zaman merak ediyor olacağım.

Yine de bir film beraberinde onu yapan ekip ve çoğunlukla da yönetmen için bir konuşma hakkı da doğuruyor. Gösterim sonrası yönetmen ile seyirci arasındaki soru-cevap diyalogu, radyo programları, televizyon haberleri, köşe yazıları, uzatılan mikrofonların hepsi yönetmen için hem dünyaya hem de sinemanın kendisine dair görüşünü aktarabileceği kamusal bir alana dönüşüyor.

Film sonrası gerçekleştirilen soru-cevap seanslarında seyirciden gelen sorular filmin algılanış biçimleri üstüne de düşünmemi sağladı. Bu deneyimin benim için şaşırtıcı olmasının sebebi, yapım sürecinde film ile kurduğum ilişkinin kısıtlı oluşundan kaynaklanıyordu. Film ile kurduğum ilişki dışında başka ilişkilerin ve deneyimlerin kurulduğunu anlamaya başladım. Filmin, onu izleyen her bir insanla birlikte kendisini yeniden üreten bir şey olduğunu da bu sayede deneyimledim.

* * *

İlk sorumu halen sormaya devam ediyorum; bir yönetmen filmini kimin için yapar? Tuzdan Kaide’yi yaparken geceleri rahat uyumak için mi yapıyordum? Oyunculardan biriyle ilk buluşmamızda, ‘‘Öyle bir film olsun ki, çocuklarımız izleyip, anne baba ne garip şeylerle uğraşıyormuşsunuz zamanında!’’ desin dediğime göre gelecekteki olası bir geriye bakış için mi yapıyordum? Yoksa sadece yapmanın zorluğu ile yapabileceğimize olan içsel inancım arasındaki çekilmesi muhtemel çile için mi yapıyordum? Cevabı olmayacak soruları en azından sorabilmiş olmak için mi? Kimdi benim seyircim? Berlin’de salonu dolduran 600 kişiyle birlikte filmi tekrar tekrar ve en nihayetinde onların gözleriyle ilk defa izlerken duyduğum utanç nedendi? Bir yönetmen, aklındaki ütopik bir izleyici kitlesi için film yapabilir mi? Tüm bunların kendi kitleni oluşturma arzusuyla bir ilgisi olabilir mi? Seyirci ile yönetmen gerçekten ortak bir noktada buluşabilir mi? Bir yönetmen filmini terk edebilir mi?

Burak Çevik, sinema, Tuzdan Kaide