Kerem Yükseloğlu izniyle
Astronomi Evi

Otuz katlı bir apartmanın üçüncü katında yaşıyordum; bir artı bir, küçük bir dairem vardı. Ne romantize edilecek bir huzura ne de ajite edilecek bir hüzne sahipti, alelade, sade bir hayatı barındırıyordu içinde. Az önce saydığım sıfatları hak eden bir başka yapı vardı: Apartmanın en üst katında bulunan “astronomi evi”. Merceği çizik bir teleskop, eski bir bilgisayar, uyduruk birkaç gezegen maketi ve duvarlara asılı düşük kaliteli posterlerle kaplı, isminin hakkını veremeyen, atıl bir alandı. Benden başka bir ziyaretçisi yoktu bildiğim kadarıyla, kimseyle rastlaşmamıştım. Gecelerimin büyük çoğunluğunu orada geçirmekteydim. Şehrin karanlığına bakıp içeriği belirsiz düşüncelere dalıyordum, duvar saatinin yüksek tik takları hipnoz etkisi yaratıyor, saatlerce çakılı kalıyordum oturduğum yerde. Amacı göğe bakmak olan bir yapıda oturup aşağıyı seyrederek büyük bir tezadın içine düşsem de vazgeçemiyordum bundan. Ya da kaldıramıyordum başımı ağırlıktan, bakamıyordum yukarıya. Belki de başka bir hesabım vardı aşağıyla, henüz bilmiyordum.

İş görüşmelerimin olumsuz sonuçlandığı ve etrafımdaki insanlara kendimi açıklayamadığım bir günün akşamında yola koyuldum yine. Ancak en üst kata çıktığımda olağandışı bir şey fark ettim; fısıltıyla konuşan birileri vardı içeride. Yavaş adımlarla süzülüp dinlemeye başladım onları:

“En güzeli gazı açıp beklemek” dedi biri, “Yavaş yavaş solursun, hafif bir sarhoşluk, ne olduğunu anlamadan gidersin, tatlı bir uyku hâli gibi” diye devam etti.

“Güzel ama vazgeçmek için zamanın olur, hayatta kalma dürtün devreye girer belki. Hem gazı açıp gittiğimde beni bulanlar tehlikeye düşer; ışığı açsalar havaya uçarlar, biraz solusalar zehirlenirler…”

Bazı insanlar böyledir, giderken bile ardında bıraktıklarını düşünür o ardında bıraktıkları bunu hiç hak etmese bile. İstifa dilekçemi vermeden önce, kimse mağdur olmasın diye masamda bekleyen işleri temizlemiş, öyle ayrılmıştım. Bazı fedakârlıklar ahmaklıkla dirsek temasında oluyor, benimki de o misal… Elbette bir hayatı terk etmekle denk değildi istifa, yeni bir iş mümkün ancak yalnızca tek bir hayata sahibiz, gerisi muamma. Ama yine de her gidiş, ölçeğinden azade bir biçimde benzer bir diğerine. Buna yakın bir şeyler söyledi içeridekilerden biri, geride kalanı düşünmenin mantıksızlığından söz etti; ardına bakmadan gitmek gerekiyordu ona göre.

“Olur mu!” diye itiraz geldi hemen, “İnsan, cesedini bulacak kişiler için intihar etmez mi? Onlara dertlerini anlattıkları bir mektup değil midir cansız bedenleri?”

“İnsanlar gidenlerin ardından ne der?”

“Ne der?” tutamadım kendimi, düşük bir tonla da olsa sordum ben de.

“Hemen söyleyeyim: ‘Hiç beklemezdik, hayat doluydu, umutları vardı, hep gülerdi, bizi de güldürürdü…’ Onlar sen hayattayken attığın çığlıkları duymaz, yardım isteyip el sallarsın görmezler. Bir ölünün sesini duyup mektubunu mu umursayacaklar, hiç sanmıyorum. Giden, mecbur kaldığı için terk ediyor evini, bir kalbi, şehri ya da şu biricik hayatı… Yoksa kolay mı kök saldığın yerden çıkıp başka bir toprak aramak kendine, hem de betonlarla dolu bu dünyada. Tamam ağaç değiliz ama bir avuç toprağa, onun sıcaklığına ya da onun gibi sarmalayacak bir kucağa ihtiyaç duyuyoruz, duymuyor muyuz?”

Duyuyorduk, bulamayınca da savruluyorduk fırtınaya kapılmış kuru bir ağaç gibi. Belki de en güzeli savrulmak, bırakmaktı kendini boşluğa… Belki de dönmek istiyorduk geldiğimiz, yetiştiğimiz toprağa. O yüzdendi bu ölüm hevesi, ölüm merakı.

“Şu aşağının cazibesine bir baksana…” dedi, lafı ağzımdan aldı. Yukarıya her çıktığımda benzer şeyler söylüyordum kendime. Aşağıyı yukarıdayken seviyordum, yukarısıyla ilişkim pek iyi değildi. İç sesimi susturup odaklandım tekrar; konuşma iyiden iyiye ilgimi çekmeye başlamıştı. Sanki içeride birileri yoktu, sanki içeride iki yarım vardı, sanki içimdeki sesler tartışıyordu içeride ya da onların birleşiminin oluşturduğu bir düşünce bulutundan ibarettim. Bir nefeste dağılıp karışacaktım havaya… Kahretsin! Susmam, susturmam gerekiyordu içimi, içimdekileri.

Ayırt edemiyordum artık kim kimdi, kaç kişilerdi ve en önemlisi: Gerçek miydiler? Hem içimde hem de dışımda yani astronomi evinin içindeki sesler bir matruşka gibi iç içe geçmişti. Bu kadar çok “iç” diyen birinin sorunu ve o sorunun çözümünü dışarıda araması ne tuhaf. Ama kolay değil içeri girmek, dağıtmadan çıkmak.

Güvenlik görevlisinin feneri uyandırdı beni. Bir ben kalmıştım kapıda, diğerleri gitmişti çoktan. Toparlanıp evime döndüm; ne geceydi ama! Bunu tekrar yapmalıydım ve bu sefer dahil olmalıydım konuşulanlara, söyleyecek şeylerim vardı.

Bazı diyaloglar mekânına mahsustur, her yerde konuşulmaz. Bu gece tanıklık ettiğim sözler de astronomi evine aitti. Ertesi gece yine aynı niyetle çıkmıştım astronomi evine, çıkmıştım çıkmasına ancak koca bir asma kilit vardı kapıda, zorladım ama giremedim içeri. Birileri şikâyet etmiş belli. Aşağıya bakacak başka bir yer bulmalıydım artık. Ya da kafamı kaldıracak dirayete erişip bulunduğum yerin tadını çıkarmalıydım. Ayaklarımı bastığım yer benim dünyamdı, sahte bir yükseklikten iyiydi beton zemin.

Ve şimdi inmem gereken yirminin üzerinde kat vardı önümde, neyse ki asansör korkum yoktu. Asansör her katı bir hatıra gibi sessizce ardında bırakıyordu, geri dönmeyecek gibi, benim gibi, sanki aynı sonsuz döngünün içinde bir aşağı bir yukarı gitmiyor gibi. Aşağının cazibesi onu da etkilemiş olsa gerek, her katı ağır, isteksiz bir tavırla geçiyordu. Tam bulunduğum kata varmak üzereyken söndü ışıklar, elektrikler kesildi, her yer karanlık. Siyah, sonsuz bir boşluk. Mecbur, yürüyerek inecektim o karanlık merdivenlerden. Attığım her adım büyütüyordu boşluğu, karanlığı. Sonsuzluk ne kadar büyüyebilirdi bilmiyorum ama hissediyordum, genişliyordu bir şeyler, derinleşiyordu. Nefes nefese attığım adımların ardından, daireme ulaşmama bir kat kala elektrikler geldi. Onca yolu, onca basamağı boşa inmiştim; öylece kaldım olduğum yerde, yorgunluk sebebiyle çarpan kalbime öfke ve pişmanlığın yükü de eklenmişti. Üstelik hesap sorabileceğim ya da sitem edebileceğim kimse yoktu. Muhatabı olmayan bir öfke, faili olmayan bir cesede benziyordu. Hayat ve dünya böyleydi, her haksızlığın hesabı sorulmuyor, her felaketin bedeli ödenmiyor ancak çilesi çekiliyordu.

hayat, intihar, Kerem Yükseloğlu, ölüm, öykü